31 Temmuz 2021 Cumartesi

Mezheplere Tabi Olmayanların Durumu Nedir Açıklar Mısınız?

Mezheplere Tabi Olmayanların Durumu Nedir Açıklar Mısınız?
Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kur'an, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o edille-i şeriyye, hiçbir beşerî kuvvetin tahrip edemeyeceği çelikten bir kaledir. Bu kaleden çıkanların, Ehl-i sünnete düşman olan olumsuz cereyanlara kapılmaları veya alet olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Şunu da ehemmiyetle nazara vermekte fayda görmekteyim: Mezhepleri beğenmeyen, onlardan birine uymayan veya mezheplerin kolay yanlarını alan bir kimse, asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca Müslümanın yolundan ayrılmış, kendi başına yeni bir yol tutmuş olur. Böyle kimseler, Kur'an-ı Kerim'in;

"Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir."(Nisa, 4/115)

tehdidinden de hissedar olurlar.

Bir mezhep imamını taklit eden kimse, hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde herhangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla, diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.

İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.

Mademki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir.

Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi onları hafife almak manasına gelir.

Son asrın müdakkik alimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin halini şöyle tasvir eder:

"Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: 'Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani' görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."

Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler.

Dr. Ramazan el-Bûti ise bu konuda,

"Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm'ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı A'zam, İmâm-ı Şafi'i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak edegelmişlerdir."

der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid'at" olduğunu ilâve eder.

Ramazan el-Bûti, mezhepsizlik dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm'ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:

"Ben bu mezhepsizlerden hiçbirinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir!.." 

Dr. Ramazan el-Bûti mezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:

"Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur? İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur?"

Bu soruya kendisi şöyle cevap verir:

"Hiç şüphe yoktur ki, bunun arkasından gelecek olan şey, insanların tamir edeceğiz diye kendi evlerini bile bile tahrip etmeleri, tedavi zannıyla kendi canlarına kendilerinin kıymalarıdır."

Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müçtehitlere tâbi olmaktan men eden en mühim sebep, kendi rey ve düşüncelerini müçtehitlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.

İmam-ı Şârânî Hazretleri de bu hususta şöyle buyurur:

Müçtehitlerin sünnet buyurduklarının hepsi ile amel et ve mekruh dediklerini terk et! Onlardan bu hususta delil aramağa kalkma! Çünkü sen, onların dâirelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan kitab ve sünnete ulaşmakta, onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir...

Bütün mezhepler, bana göre, parmakların el ayasına ve gölgenin aslına bitişik olması gibi, şeriata bitişiktirler...

Bu vesile ile şu noktayı da kaydetmek icap ediyor. Müçtehitlere uymayarak kendi reyine uymak büyük bir gururdur. Bu ise insanın manen çöküşüne sebep olur. Bediüzzaman Hazretleri bu gibi kimselerin akıbeti hakkında şu tesbitlerde bulunur:

"Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nakıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşflyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar."

Cinsel İlişkide Sınırlar Nelerdir?

Cinsel İlişkide Sınırlar Nelerdir?
"Eşlerin birbirine her yerleri mübahtır, haram değildir" şeklindeki bir hüküm doğru değildir; kadına anüsten yaklaşmak (ters ilişki) Ehl-i sünnete göre caiz değildir. Ağız da cinsel temas için değil, başka işler için var edilmiştir; oradan cinsel temas yaratılış amacına da fıtrata da ters düşer, fıtratları bozulmamış olanlar bundan nefret ederler. (Prof.Dr.Hayrettin Karaman)

İslam, kişinin bütün hayatını içine alan ve her konuyu değerlendiren bir dindir. Bu sebeple insanın hayatında önemli bir yer tutan cinselliği ve eğitimini de ihmal etmemiştir. Belirli ölçüler içerisinde helal dairesinde keyfe kafi gelecek şekilde düzenlemiştir.

Her problemlerini Hz. Peygambere (asm) sorup öğrenen sahabeler ve onların hanımları, cinsellikle ilgili sorunlarını da bizzat sorarak öğrenmişlerdir.

Nitekim, sahabeden birisi hanımına üreme organından olmak şartıyla arka tarafından yaklaşmak istemiş, ancak hanımı buna karşı çıkmış ve doğacak çocuğun şaşı olacağı şeklindeki Yahudi anlayışını da bahane göstererek itiraz etmişti.

Durum Peygamber Efendimize (asm) haber verildiğinde “Eşlere, üreme organından olmak şartıyla, istenildiği şekilde yaklaşılabileceğini”(1) ifade eden ayet geldi. Bu ayeti açıklayan Peygamberimiz (asm) de “Üreme organından olmak şartıyla arkadan, yandan, üstten, alttan, istenildiği ve hoşa gidildiği şekilde cinsel ilişkiye girilebileceğini" ifade etmiştir.(2)

İslam, kişinin eşiyle cinsel ilişkisini şu durumlarda yasaklamıştır :

1. Âdet halinde ve lohusalı iken cinsel temas haramdır.
2. Eşinin dışkı yerinden, yani anüsünden yaklaşmak. Zevceye dışkı yerinden cinsel ilişkiye girmek büyük günahlardandır.

Peygamber Efendimiz (asm): "Hanımına dışkı yerinden yaklaşan kimse lanete uğramıştır." buyurur. Başka bir hadîslerinde de: "Erkeğe veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz." buyururlar.(3)

Dinimizin bunların dışındaki cinsel ilişkiyi, üreme organından olmak şartıyla her türlü şekline müsaade ettiğini ve haram kılmadığını anlıyoruz. Eşlerin birbirini yalama, okşama, dudaklarıyla, oral yolla ve elleriyle cinsel ilişkiye hazırlamak için vücutlarının değişik yerlerine yaptıkları her türlü hareketin haram olmadığını söyleyebiliriz.

Ancak kesin bir yasağın olmaması, bazı tavsiyelerin de olmadığı anlamına gelmez. Cinsel ilişki esnasında dikkat edilmesi tavsiye edilen hususlar şunlardır:

1. Eşlerin cinsel ilişki esnasında üstlerine bir örtü almaları.(4)
2. Eşlerin birbirlerinin cinsel organlarına bakmamaları.(5)
3. Cinsel ilişki anında az konuşmaları.(6)

Bu tavsiyelere uymak güzel olmakla beraber, üreme organından olmak şartıyla her türlü sevişme ve ilişki caizdir.


Dipnotlar:
1. Bakara Suresi, 2/223.
2. bk. Elmalılı Hamdi Yazır’ın ve İbni Kesir’in Tefsirlerinin Bakara, 2/233. ayetin tefsiri.
3. bk. Ebû Dâvûd, Nikâh, 45; Müsned, I, 86; II, 444; Tirmizî, Taharet, 102; Mişkâtü'l-Mesâbih, II, 184.
4. Kenzu’l-ummal, 6/415.
5. İbn Mace, Nikah, 28.
6. Feyzu’l- Kadir, 1/327.

“Ben Gizli Bir Hazine İdim” Hadisi

“Ben Gizli Bir Hazineydim” Hadisiyle Bildirilen Gerçek
“Ben, gizli bir hazineydim…” hadis-i kudsî ile bildirilen gerçek nedir?

Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’de der ki:

“Ey oğul! Bütün dünyâyı, ağzına kadar ilimle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bilesin ki, bu ilim ve güzellik, zuhuru zâtının muktezâsı olan ve zuhur etmemesine imkân bulunmayan Allâh’ın Dicle’sinden bir katredir. O gizli bir hazîneydi. Marifetine muhabbet etti. Böylece o hazîne, pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhâr etti. Toprağı, göklerden daha parlak bir hâle getirdi. Gizli bir hazîneyken coştu; toprağı, atlas giyen bir sultan hâline getirdi.” (c.1, 2860-2863)

Allâh, zaman ve mekândan münezzehtir. O, zamansız ve mekânsız bir âlemde, zâtî hakîkati sadece Kendisine mâlum bir sûrette mevcuttur. Cenâb-ı Hakk’ın bu mevcûdiyeti mutlak, diğer yaratılan bütün varlıkların vücûdu ise, izâfîdir.[1]

Buna göre ezelde yalnız Kendi var olan ve var olmak için başka bir var ediciye muhtaç bulunmayan Cenab-ı Hak, insanlar ve cinlerin idrakleri seviyesinde bilinmeyi ve bu bilginin doğurduğu vicdânî bir zarûretle ibadetlerle tekrîm olmayı murad eylediğinden, “âlem-i kesret” (çokluk âlemi) denilen bu cihânı yaratmıştır. Bu gerçek, كُنْتُ كَنْزاً مَخْفِياًّ yani “Ben, gizli bir hazineydim…” (İsmâil Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî) sûretindeki hadis-i kudsî ile bildirilmiştir. Bu hadîs-i şerîf, içinde yaşadığımız âlemin varlık sebebi ve hikmetini kavramak ve o hikmeti gerçekleştirmeye yönelmek üzere, bütün insanlık için en temel bir hayat düsturudur.

Dipnot:

[1] Bu hükümdeki “âlem” sözü Allah katındaki hakîkatin, insan idraki seviyesine indirilmesi için mecâzen ve zarûreten kullanılagelmiştir. Aynı şekilde, ezel (zamanda başı olmamak) ve ebed (zamanda sonu olmamak) gibi kelimeler de Cenâb-ı Hakk’a izâfe edilerek kullanıldığı zaman, böyledirler.

Kaynak: Ab-ı Hayat Katreleri, Erkam Yayınları

30 Temmuz 2021 Cuma

Kabir Azabının Çeşitleri Hakkında Bilgi Verir Misiniz?

Kabir Azabının Çeşitleri Hakkında Bilgi Verir Misiniz?
Ehlisünnet inancına göre, kâfirlere ve bazı günahkâr müminlere kabir azabı vardır. "Kabir, iman ve salih amel sahipleri için Cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için de Cehennem çukurlarından bir çukurdur." Kabir hayatının, azap şeklinin mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha, bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır (1).

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Yaşadığımız âlemden kabir âlemine yolculuktur. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Bu alemde göreceğimiz ilk melek Azraildir. O, en kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir. Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir gılaf" ile kuşatılmıştır.

Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi…

Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir.

Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur." Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur. Kabir hayatından sonra, "mahşer"de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, cennet veya cehennemdir. Bu menzillerde lezzet de elem de hem cisimle hem de ruhla tadılır; dünyada olduğu gibi.

Kabirde Azap Şekilleri:

Şüphesiz kabirde herkesin azabı aynı olmayacaktır. Ve kimin ne şekilde azap çekeceğini de en iyi bilen Allah'tır. Ancak Peygamber Efendimiz (asm)'den gelen haberlerde bildirilen azap şekillerini şöyle sıralamak mümkündür:

a) Kabir Sıkması:

Hz. Aişe validemizden rivayet edildiğine göre Rasulullah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Muhakkak kabrin bir sıkması vardır ki, eğer ondan kimse kurtulacak olsaydı Sa'd b. Mu'âz kurtulurdu."(2)

Kabir sıkması, kabrin iki yanının ölüyü sıkıştırmasıdır ve geneldir. Hadislerde istisna edilenlerden başka, mü'min olsun kâfir olsun, ister itaatkâr isterse âsi olsun, bundan hiç kimse kurtulamaz.(3) Öyleyse herkes mi kabirde azap görecek?

"Kabir sıkmasının aslı, kabrin ölüyü kucaklamasıdır. Çünkü insanlar topraktan yaratıldılar. Ve uzun müddet ondan ayrı kaldılar. Tekrar toprağa döndükleri zaman, evlâdından uzun müddet ayrı kalan ananın evladını kucakladığı gibi, toprak da onları sıkar. Ama mü'min ve itaatkâr olanları şefkatle, âsi olanları da kızarak, gazapla tabii."(4) Nitekim Hz. Aişe validemiz bir gün Rasul-i Ekrem (asm) Efendimize şöyle diyor:

"Ey Allah'ın Rasûlü, sen bana Münker ve Nekir'in seslerini ve kabir sıkmasını anlattığın günden beri hiçbir şeyden tat alamaz oldum."

Bunun üzerine Rasulullah (asm):

"Ey Aişe, Münker ve Nekir'in sesleri mü'mine, gözdeki sürme gibi gelir. Kabir sıkması da mü'mine, şefkatli bir ananın yavrusunun başını okşaması gibidir. Ama ya Aişe, şakilere (âsi olanlara) yazıklar olsun ki, onlar kabirlerinde düz ve sert taş üzerine yumurtanın çarpıldığı gibi sıkıştırılacaklardır."(5)

Yani kabir kendilerini öyle sıkacaktır ki, sert bir taşa çarpılmış yumurta gibi parçalanacaklardır.

Buna göre kabir herkesi sıkacaktır ama herkesi azap için sıkmayacaktır. Peygamber Efendimiz (asm), kabir suâli hakkındaki uzun hadislerinin sonunda suâle cevap veremeyen kâfir ve münafıklar için toprağa "Çullan onun üzerine." diye emir verileceğini ve toprağın onları, kaburga kemikleri birbirine geçinceye dek sıkıştıracağını ve bu azaplarının kıyamete dek süreceğini haber vermektedir. (6) Kabir sıkmasının devamı kabir azabıdır.(7) Ve bu sıkışla birlikte kâfirin kabri ateşle doldurulur.(8)

Kabir sıkmasından şu kişiler müstesnadır:

1) Peygamberler,

2) Fâtıma binti Muhammed,

3) Hz. Ali'nin annesi Fâtıma binti Esed (Hz. Peygamber onu kendi gömleği ile kefenlemiş ve dua etmiştir.) 

4) Bir defa da olsa, ölüm hastalığında İhlas Suresi'ni okuyan kimseler müstesnadır.(9)

Bunların haricinde herkesi kabri sıkacaktır. Hatta Rasulullah (asm)'in kızı Zeyneb'i(10) ve oğulları Kasım ve İbrahim'i bile.(11)

Hz. Enes, Rasulullah (asm) ile birlikte Zeyneb'in cenazesinde bulunduğunu ve Rasulullah (asm)i hüzünlü hüzünlü kabrin yanında oturur gördüğünü anlatır. Rasulullah (asm) göğe bakmağa başlar, sonra yere bakar ve hüznü artar. Başını yerden kaldırdığı zaman, hüznünün gittiğini ve tebüssüm ettiğini gördüklerini söyleyen Enes, bunun sebebini sorduklarında Rasulullah (asm), kabrin Zeynib'i sıkmasını düşünüp hüzünlendiğini ve bunu hafifletmesi için Allah'a yalvardığını ve duasının kabul edildiğini beyan ederler.(12)

Demek ki, kâfirlere kabir sıkması, kabir azabından bir çeşittir ve onunla azaplanmaktadırlar. Mü'minlere gelince onlar iki kısımdır: İtaatkâr olanlar ve âsi yani günahkâr olanlar. İtaatkâr olanlara kabirde azap yok, sadece kabir sıkması vardır. Âsi olanlar ise günahları derecesinde sıkılacaklar ve böylece azap çekeceklerdir.(13) Sa'd b. Mu'âz'ın sâlih bir kimse olduğu halde neden kabirde o derece sıkıştırıldığını soran yakınlarına Peygamber Efendimiz (asm):

"Bazen bevlden (küçük abdestten) temizlenmede kusur ederdi."(14)

demiştir ki, bu da kabir sıkmasının, bazı günahlardan dolayı azap için de vaki olduğunu gösterir.

Me'sur dualarda: "Ona kabrini genişlet...."(15) duyurulması da kabrin insanları sıktığına delâlet eder. Çünkü kabir insanları sıkıyor, bu sebeple ondan kurtarması için Allah'a dua ve niyazda bulunulmaktadır. Aksi halde bu şekilde dua edilmezdi.

Hz. Rasûlün (asm) getirdiği dini en iyi bilenlerden olan ve Peygamber Efendimiz (asm)'e halifelik yapmış olan Hz. Ömer'in vasiyyetine kulak verelim. Hz. Ömer demiştir ki:

"Kefenimi iktisatlı yapın. Çünkü eğer Allah katında benim bir mevkiim varsa, O elbette onu daha hayırlısı ile değiştirecektir... Kabrimi de iktisatlı kazın. Zira eğer ben Allah katında hayırlı isem, o kabrimi genişletecektir. Değilsem de siz ne kadar geniş kazarsanız kazın O, onu sıkıştıracaktır. Ta ki kaburga kemiklerim birbirine karışacaktır."(16)

Burada kabir sıkmasının, azap çeşitlerinden biri olduğu belirtilmektedir.

b) Tokmakla Vuruş:

Peygamber Efendimiz (asm) den Enes b. Mâlik yoluyla rivayet edilen kabir suâli hakkındaki hadisin sonunda kâfir ve münafıklar cevap veremeyince enselerine tokmakla vurulacağı haber veriliyor. Rasulullah (asm):

"...Sonra onun (kâfir veya münafığın) ense köküne öyle bir vurulur ve o (o vuruşun acısıyla) öyle bir feryad eder ki, onun feryadını, insan ve cinler hariç, kendisine yakın olan her mahluk duyar."(17)

buyurarak bunu anlatmaktadır. Hadisin Ebû Sa'id el-Hudri'den gelen rivayetlerinde ayrıca onlar için kabirlerinden Cehennem'e bir kapı açılacağı zikredilmekte ve tokmakla vurulduğunda feryadını, insan ve cin haricinde bütün mahlukâtın işiteceği kaydedilmektedir.(18) Bu vuruş, şüphesiz azap içindir ve azap çeşitlerinden biridir.

c) Cehennemlik Olan Kişiye Akşam-Sabah Cehennemdeki Yerinin Gösterilmesi:

Abdullah b. Ömer'den rivayet edilen bir hadisinde Peygamber Efendimiz (asm):

"Sizden biriniz vefat ettiğinde, sabah ve akşam ona kendi oturacağı makamı gösterilir. O kimse cennetliklerden ise, cennetliklerin makamlarından bir makam (yani kendisinin Cennet'te varacağı makam) gösterilir. Ve ona: Burası senin kıyamet gününde gönderileceğin makamdır (yerindir), denir." buyurmaktadır.(19)

Bu görme esnasında: "İşte senin yerin burasıdır." denmesi, cehennemlikler için en büyük azaptır. Çünkü bu gösterme akşam-sabah tekrarlanacağına göre ve kıyametin de ne zaman kopacağını Allah'dan başka kimse bilmediğine göre, kendisine Cehennem'deki varacağı yer gösterilen kişi, kabirde geçirdiği her dakikasını, her anını, kendisine gösterilen Cehennem azabına düştüm düşeceğim korkusuyla geçirecektir. Dünyada böyle korkulu geçen günlerimizi ve anlarımızı hatırlarsak, bunun insana ne derece ızdırap verdiğini daha iyi anlayabiliriz. Çıkış yollarını ateş sarmış olan bir binada mahsur kalmış bir kişiyi düşünelim.

Meselâ ateş binanın üst katlarına doğru yayılmakta, o ise ateş geldikçe daha üst katlara doğru kaçmakta ama ne kadar kaçarsa kaçsın ateşin mutlaka en üst kata da çıkacağını ve bütün binayı yakacağını bilmekte. Yahut ormanda bir yırtıcı hayvanın saldırısına uğrayıp da kaçmaktan başka hiçbir kurtuluş çaresi olmayan kişinin korkusunu düşünelim. Cehennem azabına düşmenin vereceği korku elbette bunlardan kat kat fazla olacaktır.

Abdullah b. Ömer'den rivayet edilen bu hadis yanında, kafirlere sabah-akşam kıyamet günündeki gidecekleri yer olan Cehennem azabının arz edildiğine, Firavun ve ailesi hakkında yukarıda geçen:

"...Onlar sabah-akşam ateşe arzedilirler.”(20)

âyeti de delildir.(21) Firavun ve ailesinin bu ateşe arz edilişlerini, onların ruhlarının, akşam sabah Cehennem (nâr) üzerinde uçan siyah kuşların ağızlarında olduğu şeklinde açıklayan rivayetlerde vardır.(22)

Her ne şekilde olursa olsun, onların akşamleyin ve sabahleyin Cehennem azabıyla azaplandıkları bir gerçektir.

İbn Ömer'den rivayet edilen hadis, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde şu şekliyle yer olmaktadır:

"Kabrinde âdemoğluna sabah-akşam Cennet veya Cehennem'deki yeri arz edilir."(23)

Burada kişiye makamının arz edilişinin hem kabirde olacağı ve hem de mü'min, kâfir bütün insanlara olacağı açıkça zikredilmiştir ki, bu da varacağı yer Cehennem olanlar için azap çeşitlerinden biridir.

d) Yılan-Çıyan ve Haşerâtın Kabirde Ölüyü Isırması ve Sokması:

Peygamberimiz (asm), Tâhâ Suresi'ndeki:

"...Muhakkak onun için dar bir geçim vardır."(24)

âyetinin kabir azabı hakkında indiğini haber vererek:

"Allah'a yemin olsun ki, ona (kâfire) doksan dokuz tinnîn gönderilir (saldırtılır). Tinnîn nedir bilir misiniz? Her birinin dokuz başı olan doksan dokuz yılan. Kıyamet gününe kadar onun cismine üfürürler, sokarlar ve onu tırmalarlar."(25)

buyurmuştur. Ebû Sa'id el-Hudrî de: "Buradaki dar geçimden kasıt, doksan dokuz Tinnin'in (ejderhanın) onu kabrinde sokmasıdır." demiştir.(26)

Ebû Sâ'id el-Hudrî'den rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifinde de Rasulullah (asm):

"Kabrinde kâfire doksan dokuz tinnîn (ejderha) saldırtılır ve kıyamet gününe kadar onu ısırırlar ve sokarlar ki, eğer onlardan birisi yeryüzüne üfleyecek olsa, orada hiçbir yeşillik kalmazdı." (27) buyurmaktadır.

Esma hadisinde ise, kabir suâllerine cevap veremeyecek olan kâfire musallat olacak hayvan hakkında:

"...Ona (kâfire) kabrinde, elinde düğümü ateşten olan, deve boynu gibi bir kırbaçla bir hayvan saldırtılır ki, Allah'ın dilediği kadar onu döğer. Kulakları da sağır olduğu için, onun sesisini (feryadını) duymaz ki ona acısın."(28) denilmektedir.

Yukarıdaki yılanlar için İbn Mes'ud "deve boynu gibi yılanlar" demektedir ki,(29) Türkçe de böyle büyük ve acayip yılanlara "ejderha" denilmektedir. Yılanların doksan dokuz tane olmaları hususunda ise, onların Allah'ın doksan dokuz ismini inkâr etmiş olmaları sebebiyle bu sayının doksan dokuz olabileceği -tabii kesinlikle böyledir denemez- söylenmektedir.(30) Şüphesiz bu azap insanın dünyadaki nankörlüğü ve kötülükleri nisbetinde olacaktır. Ve insana, hadis-i şeriflerde de ifade edildiği gibi, çok büyük acı verecektir. Ama bu azap gerçekten cismanî yılanlar ve ejderhaların sokmasıyla mı olacaktır? Öyle olsa onları görmemiz gerekmez mi? denirse, deriz ki: Azap, acı ve ızdırabın ulaşmasından ibaret olduktan ve bu ejderler de kabrinde insana bu acıyı tattırdıktan sonra, bunların herkese görünür olmasıyla olmaması arasında ne fark var ki?..

Hz. Âişe validemizden de bu hususta:

"Kâfire kabrinde kudurmuş akrepler saldırtılır ve onun etini başından ayaklarına kadar yerler. Sonra ona tekrar et giydirilir ve bu sefer de ayaklarından başlayarak başına kadar yerler ve böylece azap devam edip gider."(31)

dediği nakledilir. Buna göre kabirde haşere ve yılanların insanı yiyip sokması şeklinde de azap edilmektedir kâfirlere.

Bu gibi konularda insan için üç derecenin olduğunu belirterek İmam Gazzâli şöyle der:

"Birincisi, en doğru en açık ve en makbul derecedir ki; yılanın mevcut olup ölüyü soktuğunu, fakat bizim gözümüze bu gibi melekût âlemine ait şeyleri görme hassası verilmediği için bunu bizim göremediğimizi kabul etmendir. Nitekim âhirette müteallik bütün işler melekût âlemindendir. Sahabeyi görmez misin ki onlar Cebrail (as)'ı görmedikleri halde, nasıl onun Rasulullah (asm)'e geldiğine ve Rasulullah'ın onu gördüğüne iman ediyorlar. Eğer bunu da kabul etmiyorsan, meleklere ve vahye olan imanını düzeltmen gerekir önce. Yok eğer buna inandın ve ümmetin görmediğini Rasûlün görmesini caiz gördünse, ölü hakkında da durum aynıdır. Onu nasıl caiz görmezsin? (Yani ölü de bizim görmediğimizi görebilir)..."

"İkincisi, uyuyan kişinin durumunu düşünmendir ki o, rüyasında kendisini sokan bir yılan görüp acı duyuyor ve uykuda bağırıp terler içinde kalıyor. Bazen da yerinden fırlayıp kaçıyor ki, bunlar hep kendi içinde duyup da -tıpkı uyanıklık halindeki gibi- acı duyduğu şeylerdir. O bunları görür ve bu acılan çekerken sen onu sakin olarak görüyor ve onun etrafında yılan falan görmüyorsun. Halbuki onun hakkında (ona göre) yılan mevcut olduğu halde ve o ondan azap duyduğu halde, sana göre böyle bir şey yoktur (görülmüyor). Yılanın sokmasının acısı ve ızdırabı duyulduktan sonra bunun görülmeyen bir yılan olmasıyla görülen bir yılan olması arasında ne fark var ki?.."

"Üçüncüsü: Biliyorsun ki, yılan bizzat acı vermez. Ondan sana geçen zehirdir ve zehir de acı değildir. Acı olan ve sana ızdırap veren, zehirin sende meydana getirdiği eserdir. Şayet bu eser sende zehirsiz hasıl olsa, yine sana aynı ızdırap ve acıyı verir ve tesirini yapar. Fakat bu türlü bir azabı, âdette ve dış dünyada azap vermeye sebep olan şeylere izafe etmeksizin tarif etmek mümkün olmaz. Bu nedenle ölüm anında (yani kabirde) duyulan elem ve eziyyetlerin acısı -yılan aslında mevcut olmadığı halde- yılanın sokmasından duyulan acı gibi olduğundan, öyle ifade edilmiş olabilir."(32)

Gazzâlî'nin de ifade ettiği gibi, en makbulü birincisi olmakla birlikte, bu üç şekilden her hangi biriyle Allah'ın azab etmesi de mümkündür ve her halükârda azabın vukunu kabul etmemiz gerekir. Aksi halde Allah'ın kudretini inkâr etmiş oluruz. Niceleri vardır ki bunlardan bir türlüsüyle ve niceleri de iki türlüsüyle ve yine niceleri de vardır ki hepsiyle azap olunmaktadır.

e) Bazı Kötü Kimseleri Toprağın Kabul Etmeyip İbret Olsun Diye Dışarı Atması:

İmam Buhârî, Enes b. Mâlik'den naklen şöyle bir olay anlatır:

"Neccaroğullarından Hristiyan bir adam vardı. Müslüman olup Bakara ve Âl-i İrnrân surelerini okumuştu. Peygamber (asm)'a da vahiy yazardı. Bu adam irtidat ederek (İslâm'dan çıkarak) Hristiyanlığa döndü ve:

'Muhammed bir şey bilmez. Ancak benim kendisine yazdığım şeyleri bilir.'

demeğe başladı. Allah onu vefat ettirince, Hristiyanlar gömdüler. Fakat sabah olunca gördüler ki gömüldüğü yer onu dışına atmıştı. Bunun üzerine Hristiyanlar:

'Bu, Muhammed ile ashabının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu meydanda bıraktılar.'

diye iftira ettiler. Derin bir çukur kazarak onu oraya gömdüler. Fakat ertesi sabah, gömüldüğü yerin onu yine dışarı attığı görüldü. Hristiyanlar yine:

'Bu, Muhammed ile ashabının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu dışında bıraktılar.'

dediler. Bir yerde yine bir çukur kazdılar. Güçleri yettiği kadar derinleştirdiler. Fakat sabah olunca o yerin de onu dışarı attığı görüldü. Bunun üzerine Hristiyanlar, bu işin insanlar tarafından yapılmadığını anladılar ve onun ölüsünü açıkta bıraktılar.”(33)

Bazı rivayetelerde sadece Neccaroğullarından olduğu bildirileni(34) ve ismi belirtilmeyen bu adam öldüğünde, Peygamber Efendimiz (asm): "Yer onu kabul etmeyecektir."(35) buyurmuştur ve hakikaten de toprak kendisini kabul etmemiştir.

Bunun gibi daha başka münferit hadiseleri hepimiz duymuşuzdur. Peygamberimiz (asm) devrinde böyle bir olay cereyan ettiğine göre, demek ki bazı kimselerin toprak tarafından kabul edilmeyişi ve dışarı atılması doğrudur. Allahutealâ böylece, kabir ahvâlini inkâr edenlere, o âlemin gördüklerinden bambaşka bir âlem olduğunu ve kendi kafalarından olamaz dedikleri olayların orada olabileceğini tenbih etmiş oluyor.

f) Müminlerden Herkesin Günahına Göre Çekeceği Çeşitli Azaplar:

Peygamber Efendimiz (asm) Miraca çıktıklarında orada bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan insanlar gördüğünü ve Cebrail (as)'dan bunların kim olduklarını sorduğunda bunların, gıybet eden kimseler olduğunu öğrendiğini haber vermiştir.(36) Bu insanlar berzah âleminde bulunduklarına göre, demek ki gıybet ederek başkalarının etini yiyenler, berzahta bu şekilde azaplandırılmaktadırlar.

Ashaptan Semuretübnü Cündeb diyor ki; Rasulullah (asm) namaz kılınca yüzünü bize döner ve: "Bu gece sizden kim rüya gördü?" diye sorardı. Eğer rüya gören varsa anlatırdı o da maşaallah derdi.

Yine bir gün: "Sizden rüya gören var mı?" diye sordu. Biz "Hayır!" deyince kendisi:

"Fakat ben bu gece gördüm ki, iki adam gelip benim elimden tuttu ve beni Arz-ı Mukaddes'e (mukaddes yere) götürdüler. Bir de baktım ki bir adam, elinde bir demir çengelle ayakta durmuş o çengeli bir defa ağzının bir tarafından sokuyor, kafasına kadar varınca çıkarıp bir defa da diğer taraftan sokuyor. Bu sırada yüzünün öbür tarafının dağılmış olan etleri birleşiyor ve tekrar oraya çengeli takıyor (böylece devam ediyor). 'Bu nedir?..' dedim, 'Gel!..' dediler ve gittik."

"Ta ki kafası üzerine yatan bir adam gördük. Başucunda da elinde bir avuç dolusu taş olan bir adam vardı ki, onlarla o adamın başını yarıyor, vurduğu zaman, alması için taş yuvarlanıp tekrar o adama geliyor. Taş dönünceye kadar adamın (yarılmış olan) başı bitişiyor ve eski haline dönüyor. Adam tekrar taşı vuruyor. 'Bu nedir?..' diye sordum. 'Gel!..' dediler ve gittik."

"Ta ki üstü dar, altı geniş olan fırın gibi bir deliğe geldik. Altında ateş yanıyordu. Yaklaşınca neredeyse oradan çıkacak kadar yükseldiler. Ateş alçalınca tekrar oraya döndüler. O deliğin içinde çıplak kadın ve erkekler vardı. 'Bunlar kimdir?..' dedim. Yine 'Gel!..' dediler ve gittik."

"Ta ki ortasında ayakta duran bir adamın bulunduğu, kandan bir nehre vardık. Bir adam da elinde taşlar olduğu halde nehrin kenarında duruyordu. Nehirdeki adam oradan çıkmağa yönelince, kıyıdaki adam bir taş atıyor onun ağzına ve o eski yerine dönüyordu. Her çıkmak istediğinde böyle yapıyordu. 'Bu nedir?..' diye sordum. 'Gel!..' dediler."

"Ve içinde büyük bir ağaç bulunan yemyeşil bir bahçeye varıncaya kadar yürüdük. O ağacın köklerinde ihtiyarlar ve çocukları vardı. Bir de baktım ki, ağacın yakınında bir adam önündeki ateşi yakıyor. (Yanımdaki iki arkadaşım) beni ağaca çıkardılar ve şimdiye kadar daha güzelini hiç görmediğim bir eve girdirdiler ki, o evde adamlar, ihtiyarlar, gençler, kadınlar ve çocuklar vardı. Sonra beni oradan çıkartıp ağaca yukarı yükselttiler. Daha güzel ve daha faziletli bir eve getirdiler ki, orada da ihtiyarlar ve gençler vardı."

"(Arkadaşlarıma) dedim ki: 'Beni bu gece dolaştırdınız. Gördüklerimden haber verin.'

'Pekiyi!..', dediler ve devam ettiler: Gördüğün yanağına çengel takılan adam yalancıdır. Yalan söylerdi ve yalanına ufuklara yayılıncaya dek göz yumulur (müsamaha edilir) di. Ve işte ona kıyamet gününe kadar gördüğün şey (azap) yapılır. Gördüğün başı yarılan adam ise, Allah'ın kendisine Kur'an öğretip de gece uyuyan, gündüz de onunla amel etmeyendir. Ona da kıyamet gününe kadar o (azap) yapılır. O çukurda gördüklerin ise, zina edenlerdir. Nehirde gördüğün ise faiz yiyenlerdir."

"Ağacın kökünde gördüğün ihtiyar, İbrahim (as) idi. Etrafındaki çocuklar da insanların çocukları. Ateş yakan, Cehennem bekçisi Mâlik idi. Girdiğin birinci ev, bütün mü'minlerin evi idi. Bu ev ise şehitlerin evidir."

"Ben Cebrail'im. Bu (arkadaşım) da Mikâil'dir. Başını kaldır, dediler. Başımı kaldırınca, üstümde bulut gibi bir şey vardı. Dediler ki: 'O senin yerindir.' Dedim ki: 'Beni bırakın yerime gireyim.' Dediler ki: 'Senin daha tamamlamadığın ömrün var, onu tamamlayınca yerine gelirsin."(37)

Hz. Peygamber (asm)'in rüyası da sâdık (doğru) rüya ve vahiy hükmünde olduğu için, burada Peygamberimiz (asm)'in anlattıkları, şüphesiz Allah'ın ona gösterdiği berzah âlemine ait işlerdendir. Buna göre:

1) Ağzı çengelle yırtılmak,
2) Tepesi üstüne durup kafası taşla yarılmak,
3) Tandır gibi bir yerde ateşle azap edilmek ve
4) Kandan bir ırmak içinde, kıyıdaki bir adam tarafından taşlanmak da berzahta görülen azap şekillerindendir.(38)

Ayrıca kabirde insanların şekillerinin değiştirileceği ve dünyada yaptıkları kötülüklere göre, bu kötülükleri yapanların o kötülükte meşhur olmuş olan hayvanların şekline girecekleri ve bu şekilde azap görecekleri de söylenmektedir.(39) Hatta Rafızî olanların mezarları açıldığında, domuz şekline girmemiş olanlara pek az rastlanır, deniyor.(40) Ama bu şekil değişmesi hakkında hadislerde bir şey göremedik. Allah her şeye kadirdir ve dilediği kimselere dilediği şekilde azap da eder, mükâfat da verir. O'nun her şeye gücü yeter.

Kabir Azabının Devamlı veya Geçici Olması:

Önce şunu belirtmeliyiz ki, suâlden muaf olanlar kabir azabından da muaftırlar. Yani kabirde kendilerine  suâl sorulmayacağı haber verilenlere(41) kabir azabı da yoktur.(42)

Bunların dışındaki insanlar ise, önce mü'minler ve kâfirler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Mü'min olanlar da itaatkâr olan mü'minler ve âsi olanlar diye iki kısımdırlar. İtaatkâr olan, yani günahları olmayan, yahut da dünyadayken sağlam tevbeleri ve iyi amelleri ile günahlarını affettirmiş olan mü'minlere kabirde azap değil, nimet vardır. Âsi yani günahkâr mü'minlerle iman etmemiş olan herkese ise kabirde azap vardır.

Kabirlerinde azap göreceklerin azabı, ya kıyamete kadar devamlı olur, yahut da geçici bir zaman için olup Allah'ın dilediği zaman kesilir. Azabı kıyamet gününe kadar devam edecek olanlar, iman etme şerefine erememiş olan kâfir, müşrik ve münafıklardır.

Kabirdeki azabı Allahutealâ'nın dilemesiyle kaldırılacak olanlar ise, âsi yani günahkâr mü'minlerin bazılarıdır ki,(43) günahları çok olan bir kısım günahkârların azabı da devamlı olacaktır.

Buna göre, kabir azabı iki kısımdır:

1) Devamlı olan: Bu, kâfirlerin ve mü'minlerden bazı günahı çok olan günahkârların azabıdır. Ve kıyamet gününe kadar hiç kesilmeden devam edecektir.

2) Devamlı olmayan: Bu da günahkâr mü'minlerden bazı günahı az olanların azabıdır ki, bunlar suçları miktarı azap gördükten sonra, yahut bir dua veya sadaka... vs. ile ya da sırf Allah'ın dilemesiyle onlardan azap kaldırılır.(44)

Peygamberimiz (asm) hürmetine cuma günü ve gecesi ile Ramazan ayında -kâfirler de dahil olmak üzere- kabirdekilerden azap kaldırılır. Kâfirler hariç, diğerlerine bir daha azap edilmeyeceği söyleniyorsa da(45) "Meşâriku'l-Envâr" müellifi Hasan el-Idvî, İmam Suyûtî'ye dayanarak bu görüşün makbul bir görüş olmadığını, âsi ve günahkâr mü'minlere cuma günü kaldırıldıktan sonra bir daha azabın dönmeyeceği hususunda bir delil bulunmadığını belirtmektedir.(46)

Kâfirlerin azaplarının kıyamet gününe dek süreceği hususunda âlimler müttefiktirler. Çünkü deliller bu yöndedir. Nitekim kabir suâli konusunda rivayet edilen hadislerden Ebû Hureyre'den nakledilen birinde münafık olanların azaplarının kıyamet gününe kadar devamlı olacağı açıkça zikredilmiştir. (47)

Yasin Suresi'nin:

"(Bir de ikinci defa) Sûr'a üfürülmüştür. Ne baksınlar, kabirlerinden Rabblerine doğru akın ediyorlar. 'Eyvah, başımıza gelenlere!.. Kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden? İşte bu, O Rahman'ın vadettiği (kıyamet)... Doğru imiş o gönderilen peygamberler.' derler."(48)

âyetlerinin tefsirinde, Mukâtil b. Süleyman (v. 150/767) ve bazı müfessirler şöyle demişlerdir:

"Kâfirler azap olunmaktayken, birinci Sûr'a üfürülüp kıyamet kopacak ve onlar ikinci sura üfürülünceye dek azap olunmayacaklarından, azaplarını unutup kendilerini uykuda sanacaklar. Bu sebeple mahşerde toplanmak üzere diriltildikleri zaman: 'Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı?' diyecekler."(49)

Yoksa kabirde hiç azapları yoktu da uykudaydılar, rahattılar manasına değil.

Bu açıklamaya göre iki sûr arasında kâfirlerden bile kabir azabı kaldırılacaktır. İmam Sübkî de aynı âyetle delil getirerek iki sûr arasında kâfirlerden -peygamberi öldüren, peygamberin öldürdüğü yahut da peygamberle (peygambere karşı) savaşırken öldürülenler müstesna- azabın kaldırılacağını söylemektedir.(50) Fakat bu istisna ettiklerini neye dayanarak, yani hangi delile binaen istisna ettiğini belirtmemiştir.

Aynı âyet-i kerimeyi, kâfirler Cehennem azabını görünce, kabirde çektikleri azap hafif kalacağı için, onu uykuya benzetirler diye tefsir eden müfessirler de vardır.(51) Cehennem azabı en şiddetli azap olduğuna göre, kabir azabı onun yanında daha hafiftir tabii.

Günahkâr mü'minlerden bazılarının azaplarının kıyamete dek sürceğine, yani kabirdeki azaplarının devamlı olacağına ise Semüretübnü Cündeb'den rivayet edilen -yukarıda tam metnini vermiş olduğumuz- rüya hadisinde açık delâlet vardır. Çünkü orada Rasulullah (asm)'e Cebrail tarafından, gördüğü kişilerin, kıyamet gününe kadar aynı azabı çekecekleri söylenmiştir.(52) Bazı âsi mü'minlerin kabirde devamlı azap çekeceklerine bundan daha açık delil olmaz. Allah hepimizi muhafaza buyursun...

Dipnotlar:

1) Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, terc Şerafeddin Gölcük, İstanbul 1980, s. 235, 237: es-Sâbûnî, Mâtürîdî Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979, s. 185; Taftazânî, Şerhu'l-Akaid, s. 251; Tirmizi, Kıyâme, 26; Müslim, İman, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26; Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, Beyrut 1972, III, 29.
2) A b. Hanbel, Müsned, c. VI, s. 55, 98; Suyûti, Ş. Sudur, v. 177 a; Rodosîzâde, Muhammed b. Muhammed, Ahval-i Alemi Berzah v. 73 a; Hasan el-Idvî, Meşarikul Envar Fi Fevzi Ehlil İtibar, s. 30, Mısır, 1316 h.
3) el-Cisr, Hüseyin Ef. el-Husûnu'1-Hamîdiyye, s. 149.
4) Suyûti, Ş. Sudur, v. 47 a; Suyûti, B. el-Keîb, v. 145 a.
5) Beyhakî İsbatu Azabul Kabr . 39 a; Suyûti, Ş. Sudur, v. 47 a; Suyûti, B. el-Keîb, v. 145 a; İbn Hişam, es-Siretu'n-Nebeviyye, c. III, s. 262, Beyrut 1971.
6) Tirmizî, Sünen, Cenâiz, 70, c. II, s. 267.
7) İskilipli Atıf Hoca, Miratül İslam, s. 182.
8) A b. Hanbel, Müsned, c. V, s. 407.
9) H. el-Idvî, Meşarikul Envar Fi Fevzi Ehlil İtibar, s. 65, M. Kesteliyye, 1277 h.
10) Suyûtî, Ş. Sudur, v. 45 b.
11) H. el-Idvî, Meşarikul Envar Fi Fevzi Ehlil İtibar, s. 65, M. Kesteliyye, 1277 h.
12) Suyûtî, Ş. Sudur, v. 45 b.
13) Mahmud b. Ahmed b. Mes'ud, a.g.e, v. 440 b.
14) Suyûtî, Ş. Sudur, v. 177 a.
15)  H. el-Idvî, Meşarikul Envar Fi Fevzi Ehlil İtibar, s. 9, Mısır, 1316 h.
16) Suyûtî, B. el-Keîb, v. 147 a.
17) Buhârî, Sahih, Cenâiz, 66, c. II, s. 92; Cenâiz, 85, c. II, s. 102; Nesâi, Sünen. Cenâiz, 110, c. IV, s. 98; Ebû Davud, Sünen, Sünnet, 27, c. IV, s. 329; A b. Hanbel, Müsned, c. II, s. 126, 234.
18) A b. Hanbel, Müsned, c. III, s. 3-4; Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, v. 26 a
19) Buhârî, Sahih, Cenaîz, 88, c. II, s. 103; Müslim, Sahih, Cennet, 17, c. IV, s. 2199; Tirmizî, Sünen, Cenâiz, 71, c. II, s. 267; lbn Mâce, Sünen, Zühd, 32, c. II, s. 1427; Nesâî, Sünen, Cenâiz, 116, c. IV, s. 107; Mâlik b. Enes, Muvatta", Cenâiz, 16, c. I, s. 239.
20) Mü'min, 40/46.
21) Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, v. 29 b.
22) Kemâl b. Ebî Şerif, el-Müsamere Şerhul Müsayere, s. 226; Suyûtî, B. el-Keîb, v. 148b.
23) A. b. Hanbel, Müsned, c. II, s. 59.
24) Tahâ, 20/124.
25) Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, v. 32 a; İbn Kesîr, Tefsir, c. III, s. 169; Gazzâlî, îhyâ, c. IV, s. 484.
26) Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, v. 31 b.
27) A. b. Hanbel, Müsned, c. III, s. 38; Dârimî, Sünen, Rikâk, 94, c. II, s. 238.
28) A b. Hanbel, Müsned, c. VI, s. 353.
29) Suyûtî, Ş. Sudur, v. 55 a.
30) A Siracuddin, el-İman Bi’Avamil Ahireti ve Mevakıfihas. 67, dn.
31) Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, v. 53 b.
32) Gazzâlî, îhyâ, c. IV, s. 484-485; Ayrıca bk. Muhammed Emin eş-Şhvânî, Şerhu Kavâ'idi'l-Akâid, v. 121 b-122 a.
33) Buhârî, Sahih, Menâkıb, 25, c. IV, s. 181-182; Ayrıca bk. Ab. Hanbel, Müsned, c. III, s. 120-121.
34) bk. Askalânî, Fethu'1-Bârî, c. VI, s. 625, Mektebetü's-Seleüyye,
35) A. b. Hanbel, Müsned, c. III. s. 121.
36) A. b. Hanbel, Müsned, c. III. s. 224.
37) Buhârî, Sahih, Cenâiz, 92, c. II, s. 104-105; Ayrıca bk. Buhârî, Sahih, Ta'bir, 48, c. VIII, s. 84-86; Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, v. 36 a-36 b; Rodosîzâde, , Ahval-i Alemi Berzah, v. 71 a-73 a.
38) Bu konuda ayrıca bu kitabın "Kabir Azabına Sebep Olan Ameller" bölümüne bakınız.
39) bk. Muhammed Tevfîk, Kelâm-ı Asrı Hâzır, s. 17, elyazma, müellifin kendi nüshası, 1926 da te'lif edilmiş tek nüshadır.
40) bk. Erdoğan, Hüseyin Suudi, ölüm ve ötesi, s. 33.
41) Suâlden muaf olanlar için bu kitabın ilgili bölümüne bk.
42) el-Lukânî, İthaful-Mürid Bi Cevheretit-Tevhid, s. 223.
43) el-Cisr, Hüseyin Ef. el-Husûnül-Hamîdiyye, s. 149; Kemâleddinzade M. Nurullah Ef. El-İnayetur-Rabbaniyye fi-Tercemetil Kitabil-Husun Li Muhafazatil Akaidil İslamiyye, s. 174; bk. Mustafa Zihni, Sevabul Kelam Fi-Akaidil İslam .245.
44) el-Lukânî, İthaful-Mürid Bi Cevheretit-Tevhid, s. 222.
45) Mahmud b. Ahmet b. Mes'ud, Kalayıd Fi-Şerhil Akaid, v. 440 b; H. el-Idvî, Meşarikul Envar Fi Fevzi Ehlil İtibar, s. 77, M. Kesteliyye, 1277 h; İskilipli Atıf Hoca, Miratül İslam, s. 182.
46) Hasan el-Idvî, Meşarikul Envar Fi Fevzi Ehlil İtibar, s. 77, M. Kesteliyye, 1277 h.
47) bk. Tirmizî, Sünen, Cenâiz, 70, c. II, s. 267.
48) Yâsîn, 36/51-52.
49) Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, v. 51 b.
50) Sübkî, Şifaus-Sikam Fi Ziyaretil Hayril Enam, s. 170.
51) bk. Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, v. 51 b.
52) Hadis için bk. Buhârî, Sahih, Cenâiz, 92, c. II, s. 104-105; Ta'bir, 48, c. VIII, s. 84-86.

(bk. Prof. Dr. Süleyman Toprak, Kabir Hayatı)

Allah’ı Bu Dünyada Niçin Göremiyoruz?

Allah’ı Bu Dünyada Niçin Göremiyoruz?
Allah’ın bir ismi Nur’dur. Nuranî varlıklar olan meleklerden, güneş ışığına ve kâinatı doldurmuş bütün ışınlara kadar, her şey bu ismin değişik tecellilerini taşımaktadır. İnsan gözü, bu dünyada, sadece madde alemini görür. Ne kendi ruhunu, ne amellerini yazan melekleri görebilir ne de ışınlar âlemini. 

İnsan gözünün kâinatta mevcut ışınların ancak % 2,5 kadarını görebildiği tespit edilmiştir. Bu göz ile bu alemde bütün nuranî varlıkları yaratan Allah’ın görülmesini beklemek, en azından, fizik kanunlarına zıt bir anlayış olur. Konunun bir başka yönü de insanların bu dünyada imtihan olmalarıdır.

Allah’ın görünmesi bu imtihan sırrına da ters düşer. Bu dünyaya gönderilişimizin gayesi Allah’ı tanımak ve ibadet etmek olduğuna göre ve insanlarda inanıp inanmamak arasında bırakıldıklarına göre, eğer göz ile görme olsaydı o zaman herkes ister istemez inanmak zorunda kalacak ve imtihan sırrı ortadan kalkacaktı. Bediüzzaman’ın ifadesine göre Ebu Cehil gibi kömür ruhlular ile Hz. Ebu Bekir gibi elmas ruhlular aynı seviyede kalacaktı.

Allah’ı gözümüzle görmememizin nedeni, kudret ve ilmiyle her şeyi kapsamasından ve zıddının yokluğundandır. 

Mesela, atmosferin yer küreyi her yandan kuşatması gibi, güneşin de bütün feza âlemini kuşattığını farz etsek, o zaman güneşi göz ile görmek mümkün olmaz. Her yer güneşin ışığıyla kaplandığından güneş görünmez olur. Hem gece gibi bir zıddı da olmadığından güneş görülmez ve mahiyeti anlaşılmaz. Bununla beraber, ışığıyla her yerde bulunan ve her yeri kapsayan güneşin varlığını inkâr etmek de cehalet olur. 

Aynı mantık perspektifi içerisinde, isim ve sıfatlarıyla her şeyi kuşatan ve her yerde hazır olan ve zıddı olmayan Allah’ın da göz ile görülmemesini anlayabiliriz.

 Ahirette ise durum tamamen farklıdır. Cennet ehlinin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Burada gölge hükmünde olan varlıklarının aslı orada yaratılacaktır. İnsan her yönüyle cennete layık ve ondaki her türlü ihsanlardan faydalanabilecek bir varlık olarak cennete girecektir. Cennette bile rü’yet hadisesinin sürekli olmayışı üzerinde düşünmek gerekir. 

Demek oluyor ki, cennet ehli, rü’yete mazhar olacakları zaman ayrı bir hâle girecekler ve bu İlâhî ikram kendine mahsus ayrı bir ortamda gerçekleşecektir. Nitekim, rü’yetten döndüklerinde ailelerinin onları tanıyamayacakları yolundaki haberler de bunu göstermektedir.